AĞIT



Ölen kişinin ardından gençliğini, güzelliğini, yiğitliğini, iyiliklerini, değerlerini, geride bıraktıklarını, acılarını anlatan ya da deprem, sel, yangın, kıtlık gibi büyük yıkımların etkilerini dile getiren halk şiiri türüne verilen ad.

Ağıt yakmak eski bir Türk geleneğidir; Orta Asya Türkleri ağıta sagu derlerdi. Bu gelenek bugün de Anadolu’da hâlâ varlığını sürdürmektedir. Ağıtlar, doğaçlama olarak söylenebileceği gibi sonradan ozanlar tarafından da söylenebilir. Bir ölüm olayı sonrasında çoğunlukla ağıtçı adı verilen, yanık ve gür sesli kadınlar söyler. Söylenen bu ağıt eşliğinde ağlanır. Ağıtların divan edebiyatındaki adı mersiyedir.

Ağıtlar, konusuna ve söyleyenine göre türlere ayrılır. Söyleyeni belli ağıtlar olduğu gibi söyleyeni zamanla unutulmuş, toplumun ortak malı olmuş ağıtlar da vardır. Kişilerle (birinin ölümü, gelinin baba evinden ayrılışı vb.) ya da toplumsal konularla (doğal yıkımlar, göçler, kuraklık, kıyımlar vb.) ilgili söylenmiş ağıtlar da vardır.

Sanatçısı belli olmayan bir ağıt dörtlüğü:

Kerbelâ’nın suyu çağlayıp akar,
Susuzlar uzaktan su deyip bakar,
Hararetten ciğerlerim hep yanar,
İki gözüm nuru İmam Hüseyin.

Sanatçısı belli olan bir ağıt:

Yarab bu ne ölüm bu nasıl zulüm!
Ah edip de ağır başlar ağlıyor.
Çiçeği burnunda solan bu gülüm,
Toprağa karışan saçlar ağlıyor.

Can dayanır mı böyle bir zara,
Kaldı kıyamete bendeki yara,
Dur mezarcı kazma vurma mezara,
Sen görmezsin toprak taşlar ağlıyor.

Ötme bülbül ötme bağlar yaslıdır,
Bugün Ardanuç’ta çağlar yaslıdır,
Kalan bir Kerem’dir, giden Aslı’dır,
Ovalar, yaylalar, köşkler ağlıyor.

Efkârî sen gamsız kalmazsın bugün,
Ortada bir tabut, bu nasıl düğün,
Her kimin yüzüne baktıysam bugün,
Çekilir yürekler içler ağlıyor.

(Efkârî)



Arkadana Yolla
Yazc Dostu Sayfa